nerdeydin, dedi kadın. o güne kadar sorulmuş en anlamlı soruydu belki de bu.
saatlerce seni bekledim. en olmazını düşündüm hep olacakların ve yüzünü düşünüp olmazları olur ettim. ömrüm geçti saatlerin tiktaklarında. bir ömür bekledim seni, nerdeydin?
en son bana ne söylemiştin? ilk sözlerin hala çınlıyor kulağımda ama son duydukların sessizlikler içinde kaybolmuş kelimeler sadece. nerede bıraktın beni? kendimi bulduğum bu yerde yitirilmiş zamanlar arasında kayboldum ben. sen hangi zamandayken bulmuştun beni ve nereye getirdin. bu sokağı daha önce hiç görmedim. bu insanlar o kadar yabancı ki. sadece kendimi biliyormuşum gibi. sadece seni tanıyormuşum gibi. sadece annesinin elinden tutup nereye gittiğini umursamadan yürüyen bir çocuk gibi. nereye getirdin beni?
nasıl baktın yüzüme o gecenin simsiyah örtüsü serilmeden önce gözlerimin önüne? nasıl bir bakıştı ki o ben bütün tanıdığım yerleri, bildiğim, gördüğüm, duyduğum şeyleri unuttum bir anda. bacaklarım bir kötürüm gibi tutmaz oldu, nefesim bir ölü gibi kesildi, ben daha hiç doğmamış gibi, hiç birşey bilmiyormuş gibi, senden başkasını tanımıyormuş gibi seninle doldum. nasıl bir gülüştü ki o tüm örtüleri kaldırıp bir ışık doğdurdu içime.
nereye gittin söylesene? nasıl kayboldun birden? saatlerimiz birbirine vururken neden bu kadar geç kaldın?
o kadar yumuşak kırdın ki beni, hiç ses çıkmadı.
çatlaklar oluşurken hissetmedim. parçalarım etrafa dağılırken hiç kimse görmedi.
o kadar yumuşak kırdın ki beni kesilen yerlerim kanarken hiç acımadı.
nereye gitmiştin? bir ömür bekledim seni. saatler geçti diye avuttum kendimi.
nerdeydin, dedi kadın son nefesinde. bir ömür bekledim seni...
29 Nisan 2010 Perşembe
?
14 Şubat 2010 Pazar
İlk Sınav
Osmanbey'den Mecidiyeköy'e yürüyorum. Bu yolu yürümeyi hep çok sevmişimdir. Çantam ağır ama aldırmıyorum. Yağmur da başladı. Çantamdan şemsiyeyi çıkarmıyorum ama. Sigarayı bırakalı bir hafta olmuş. Hatta 3 saat var tam zamanın dolmasına. Alkol aldığım bir gece geçirmişim. Yine de yaklamamışım sigara. Ama o yolda yürürken o kadar çok canım istiyor ki...
Koca bir hafta geçirdim. Kendime bile tahammül edemediğim zamanlar oldu. Marketin kapısından döndüm sigara almamak için. Bıraktığımı bilmeyen insanlar sigara uzattılar bana. Ama birini öperken veya konuşurken sigara kokmadığını bilmek güzeldi. Sabahları uyandığında ağzında acı bir tat hissetmemek. En önemlisi verdiğim kararın arkasında duymak.
Şimdi bu kalabalık ve hiçbir şey olmayan ama sevdiğim caddede yürürken gözlerim bir market arıyor. Kapısından döner miyim bilmiyorum bu sefer. Sanki hepsi sözleşmiş gibi kapalı ama bu akşam. Bu arada aklımdan bir dolu düşünce geçiyor. Eve gidip duş almam ve dinlenmem lazım. Ama boşver, dön geri diyor içimden bir ses. Bu gece de gitme eve ne olacak ki. Zaten çantan da ağır. Ah bir sigara olsa ne güzel olurdu. Ama içmemelisin söz verdin bir kere. Bu çalan şarkı da ne güzel. Hatta sabah söyleyerek uyandığın şarkıyı mı dinlesen acaba? Amiee Mann - Save Me
Tam o sırada bir market bulup içeri gidiyorum. Bir paket sigara alıp dışarı çıkıyorum. Bu sefer dönmedim geri. Aldım sigarayı. Elimde tutup yürümeye devam ediyorum. Jelatini ağır hareketlerle açıyorum sonra. İçme diyor içimden bir ses. Geri dön diyor diğeri. Bir sigaradan bir şey olmaz diyor öbürü. Paketi açıp bakıyorum. Yağmur yağıyor hala. Aklımdaki düşüncelere dalmışken elimde buluyorum sigarayı. Cebimden çakmak çıkıyor sonra. Yakmama o kadar az kalmış ki. Vazgeçiyorum ama cebimde dolu bir paket var artık.
Otobüse adımımı atar atmaz son günlerde dinlemekten en çok zevk aldığım şarkı başlıyor; The Devlins - Waiting. Waiting at the station...
Her zaman oturduğum koltuğa oturup, başımı cama yaslayıp şarkıyı dinliyorum. Elimde oynadığım sigara paketi. Anadolu yakasına geçtiğimde aktarma yapacağım bir durak daha var diye düşünüyorum. Alışık olduğum üzere otobüs hemen kalkıyor. Hayatım boyunca zamanında yetiştiğim tek şeyin otobüsler olduğunu düşünüyorum. Ne tuhaf. Geç kalışlarım geliyor aklıma, gülüyorum. Köprü tıkalı, ben ıslanmışım, dışarısı camın buğusundan görünmüyor. O buğuya birşeyler çizmeyeli ne çok olmuş. Ama bu sefer de es geçiyorum bunu.
Otobüsten indiğimde diğeri hemen geliyor. Yine tam zamanında vardım otobüse...
Evimden 2 durak önce iniyorum. Çantam daha da ağır geliyor bana. Yağmur sanki hızlanmış. Şemsiyem hala çantamda. Bir elim cebimde, sigara paketine dokunuyor. Git gide yaklaşıyorum eve. Aklımdaki bir çok düşünce için artık çok geç. Her zamanki köşeden dönmeyip farklı bir rota çiziyorum kendime. Nereye gittiğimi bilerek ilerlemenin huzuru var içimde.
Hep aynı yerde olan, duran evsiz adama yaklaşıp aldığım paketi veriyorum. Böylece 5,5 tl verip ilk sınavımı geçiyorum...
23 Kasım 2009 Pazartesi
Arada Kaldık
29 Ekim 2009 Perşembe
Hoşgeldin Bebeğim...
20 Ekim 2009 Salı
Oyun
25 Eylül 2009 Cuma
Hadi Biraz Dürüst Olalım
24 Ağustos 2009 Pazartesi
Hatırlıyor Musun
21 Ağustos 2009 Cuma
Fahişe
Bir fahişe sabaha karşı 
Çok seksiymişim, öyle diyor
Gülüyoruz yalanına
Karşılıklı, anlayışlı
Dalgakıranlardaki banklarda
Çıkardı ayakkabılarını
Bak, dedi, köprü ışıkları
Siliyorlar yıldızları
Kazıyınca yıldızlarını
Altlarındaki demir paslı
Ateşe vermeli onları ama
Her yerde yangın çıkışları
Sordum, niye sattın diye yoksulluğunu?
dedi, elimdeki sadece oydu
Niye sattın vücudunu?
Daha mı kötü, dedi, satmaktan ruhu?
Herkes, dedi, merak içinde
Ölümden sonra hayat var mı diye
Boşuna düşünürler
Sanki hayat varmış gibi ölümden önce
Sevdim seni bir şekilde
Hüzün var diye belki gözlerinde
Eğer sever gibi sarılırsan da
Bu vücut bedava sana
Aslında derdim; çok gençsin daha
20’yim, dedi, ama ruhum tam 1000 yaşında
Kayalar kesti ayaklarımı
Yine de bir şeyler hissetmek güzel hala
Bu dalgakıranda
Tek başıma bu vücutla fırlatıldım dünyaya
Aşk da basitmiş, pişmanlık da, hayat hoyrat bu zamanda
Şahin kuşa, kuzgun leşe, ben değil bu dünya fahişe
Korkum; çığlık atan adam gibi
Tablodaki, şakağımda ellerim
Hep kaçarken, tek kişilik bir dünyayı
Ben artık nasıl severim?
Anladım, dedim, senin kalbin birinde
Geceyle gündüz, o hep senle
Sarıldı, ağladı saatlerce
O yine işe gitmeden önce
Aslında derdim; çok gençsin daha
20’yim, dedi, ama ruhum tam 1000 yaşında
Jayalar kesti ayaklarımı
Yine de bir şeyler hissetmek güzel hala
Bu dalgakıranda
Tek başıma bu vücutla fırlatıldım dünyaya
Aşk da basitmiş, pişmanlık da, hayat hoyrat bu zamanda
Şahin kuşa, kuzgun leşe, ben değil bu dünya fahişe
14 Ağustos 2009 Cuma
İhanet...
Vurup kapıyı çıkmak geliyor içimden. Bir bilinmeze doğru yol almak. Nereye gittiğimi bilmeden, görüğüm yerleri tanımadan, insanlara selam vermeden, sadece gitmek.
Herkesinki gibi bir gitme isteği işte. Ama daha cesur, korkmadan. Daha önce yapmış olmanın verdiği güvenle. Bırakıp ardımda herşeyi, herkesi, koca bir şehri, sadece gitmek. Sıfıra çok yaklaşıp donmadan ayağa kalkmak. Yeni bir hayat kurmak.
Sanki bu sefer hiç taş olmayacakmış yolumda gibi, hiç tökezlemeyecek, hiç düşmeyecekmişim gibi, bu sefer fazla gelmeyecekmişim hayatlara ve hayata gibi, sadece çekip kapıyı gitmek. Öyle ki uzanan yollarda evimi, vatanımı, kendimi unutup, sadece gitmek. Her zaman zor olanı yapmak yani yine. Sevdiğim herşeyi kendime ihanet eder gibi terk etmek.
En çok kendimi aldattım hayatta. En çok kendimi terk ettim. En çok belki de kendime fazla geldim. Belki de bu yüzden en çok kendime arsızlığım, şımarıklığım. Hiç utanmadan birşeyler beklemem, istemem. Yine en çok kendime kızıp, kendimi terk etmem.
Bir hayalle bastım kendimi dün yatakta. Ahlaksızça sarılmış, çırılçıplak, sarmaş dolaş sevişiyorlardı. Bana bakıp utanmadan güldürler. O kadar keyifliydiler ki. Önce hayali kovdum odadan, evden, hatta bu ülkeden. Sonra kendimi vurdum en zayıf noktamdan en güçlü silahımla. İşte aslında bu kadar acizsin dedim yerdeki cesete bakarken. Bu kadar acizsin. Korkusuzluğun cahilliğinden. Ve artık bir ölüsün. Şimdi hiçbir hayal sarılamaz sana. Artık asla az önceki gibi mutlu olamayacaksın. Hatta leşin öyle kokacak ki hiçbir şey yaklaşamayacak sana. 
Ölümün kapatamadığı gözlerime bakarken söylüyor bunları ve bir yandan da gülüyordum. Bir an tereddüt etmeden, gözümü bile kırpmadan vurmuştum bana ihanet ederek bir hayalin kollarına atılan kendimi. Zerre pişmanlık duymuyordum. Hiç üzüntü yoktu içimde. Hatta huzurlu bile sayılabilirdim.
Sonra yine aynı isteği duydum. Kapatıp kapıyı ardımdan kimseyi tanımadığım bir yere gitmek istedim. Katil olduğumu bilmeyen insanlar görmek. Onların bana sevgi dolu bakışlarını görmek. Asla cesetimle karşılaşmayacak insanlara merhaba demek ya da aldırmadan yanlarından geçmek.
Kendimi ahlaksız bir halde buluyorum işte yine. Nereden geldiğini bilmediğim bir hayalle bir olmuşum. O kadar kenetlenmişiz ki birbirimize ayıramıyorlar. Öyle tutkulu sevişiyoruz ki durduramıyorlar. Ve son gördüğüm şey kalbime doğrultulmuş bir namlu...
8 Ağustos 2009 Cumartesi
Ateş ve Su
2 Ağustos 2009 Pazar
Zaman...

Hep kaçtım zamandan. Çarklar arasında sıkışıp kalmaktan korktum. Ne kolumu ne benliğimi hapsetmedim bir cam parçasına. Başka bir yerde olmalıyım ben. Başka bir zamanda.
Olabildiğince hızlı koştum her seferinde. Nefesim kesilene kadar, başım dönene kadar durmadım. Hatta bayılana kadar. Ancak öyle kaçtım kendimden. Öyle buldum benliğimi başka yerde. Öyle kurtuldum parmaklıklardan. Bir başka düşe uyandım. Çünkü mucize gerekti bize...
Bir kum saatinin her kum tanesi gibi kendimle dolmuş ama kendimle başbaşaydım. Uyuduğum, uyandığım, yattığım, kalktığım hep sahte bir düştü sadece.
Şimdi yine düşmanım zamana geçiyor diye. İstediği kadar hapsedebilir artık beni çarklarına. Zamana hizmet ederken ben, kendi etrafımda döner gibi görünüp, aslında sana dönüşüyorum zamanla. Mucize gerekti, mucizem geldi.
Artık kaçmıyorum zamandan. Mümkün olduğunca fazla çalıyorum hatta. Acemi bir hırsız gibi ceplerime dolduruyorum çaldıklarımı. Dolup taşana kadar içime dolduruyorum senli zamanlarımı.
Artık varsın diye saymıyorum saatleri. Varsın hepsi ele geçirsin beni. Bırakayım kendimi saatin kumları arasına, akıp sana karışayım. Senli her zaman dost bana, sensizlik tek düşman...
23 Temmuz 2009 Perşembe
Ölü Arkadaşım
19 Temmuz 2009 Pazar
Sen Gibi...

Uzun süre sonra sessizliğini bozan bir çocuk gibi çığlık atmak istedim. Sanki dünyayı ilk kez görüyormuş gibi, yüzüme çarpan ışıklardan rahatsız olmuş gibi, karanlığımın bitmesine sevinmiş gibi çığlık atmak ve isyan etmek...
Belki de ilk defa duyduğum ama bana çok tanıdık bir kokuya sarılmak sonra. O koku içinde kaybolup, yeniden aynı kokuda hayat bulmak. Ömrüm boyunca bana yaşadığımı hissettirebilecek tek kalp atışını duymak...
Bir çocuk gibi gülmek istedim sonra. Aklıma hiçbirşey getirmeden, kendimi sadece kahkahaya vererek. Sadece kulaklarımın duyduğu en güzel sesin gülüşünü dinleyip, en güzel yüzün gözlerine bakarak. Doyasıya gülmek istedim...
Konuşmak istedim bugün. Hiç durmadan anlatmak. Neden bahsettiğimi bilmeden, zamana aldırmadan, hiç susmadan konuşmak. Beni dinleyip dinlemediğine bile bakmadan hatta....
Bugün ilk defa koşmak istedim. Nefesim kesilene kadar, ayaklarım acıyana kadar koşmak. Hep çok sevdiğim yerlere hiç bakmadan, durmadan, dinlenmeden, soluklanmadan koşmak. Kendimden kaçmak istedim bugün. Kendimden kaçıp sen olmak....
29 Nisan 2009 Çarşamba
Taşınma Telaşesi
Taşınmanın ne kadar zor bir iş olduğunu bir kez daha anladım. Üstelik yaptığınız bir şehri değiştirmekse daha da zor oluyor. Bir şehri geride bırakırken bir sürü anıyı da bırakıyorsunuz. Biriktirdiğiniz şeyleri tek tek çöpe atıyorsunuz. Bu kadar çok anım olduğunu bilmezdim.
Ve veda safhası. Sanırım en zoru bu. Ne kadar az görüşürseniz görüşün dostlarınızın yakınınızda olduğunu bilmek rahatlatıyormuş insanı. Şimdi kim bilir bir daha ne zaman görürüm sorusuyla veda ediliyor onlara.
Bu sene son kez inek bayramına katılıcam. Ne kadar kötü olursa olsun bana çok güzel geleceğini biliyorum. O taş binanın, çimlerin son kez sesini dinleyerek içicem. Ben bu şehirden ayrılırken şenlikler devam edecek. İnsanlar eğlenirken ben son kez bir yolu, gözlerimi ondan ayırmadan, belki biraz yaşlı, belki biraz umutlu geçiyor olacağım.
Sevmeye direndiğim Ankara'yı onu unutma dileğiyle terk ediyorum artık. Ne zormuş...
23 Nisan 2009 Perşembe
Yepyeni Blog
Efendim görüldüğü üzere blogumun temasını değiştirdim. Oturup bütün gün deli gibi güzel bir tema arayıp bulduğum en şebeğini kendim için seçtim. Ama çok sevdim.
Görüldüğü gibi eskisinden çok farklı. Her zaman için sadelikten yana olan ben genellikle kararsız kaldığımda siyah veya yakın renkler seçerken bu sefer bir başka renk getirdim bloga. Sanırım bu bir yenilenme psikolojisinin getirisi. Artık uzun zamandır planladığım ama bir türlü gerçekleştiremediğim taşınmayı gerçekleştiriyorum.
Okulum vasıtasıyla gittiğim Ankara'da 7. yılımı doldururken bu sayfanın kapanması gerektiği kararını verip yeniden doğduğum şehre dönmenin anlatılamaz ruh hali içerisindeyim. Bir yandan mutlu olacağım bu olay bir yandan da kurduğum bütün düzeni yıkmam demek. Topladığım tüm deneyimi heybeme atıp hayatımı sıfıra indiriyorum. Yeniden başlamak heyecanlı mı sıkıntılı mı olacak henüz bilmiyorum. Ama sanırım onda da eğlenecek bir şey bulacağım.
Mesela odamı kendim boyamayı düşünüyorum. Henüz bir renge karar vermiş değilim. Hatta duvarları 2 farklı renkte yapabilirim. Uzun süreceğini ve beni çok yoracağını biliyorum ama tavanımı gökyüzü gibi de yapabilirim. Mavi üzerine beyaz bulutlar. Karar verdiğimde bunu yazarım elbet. Belki odamın, belki boya yaparkenki halimin fotoğrafını çekip buraya koyabilirim.
Evet efendim baharın gelişiyle değiştirdiğim hayatım, şehrim, blogumla bu temadaki gibi renkli bir hayat diliyorum kendime.
10 Nisan 2009 Cuma
....
Tatlı bir ömür gibi gitmeye niyetlendin
ayrılık atını eğerledin inadına.
Git, yeni ülkeler gör, büyülü diyarlarda gez.
Ama benimle eğleştiğin toprakları da unutma, hatırla emi!
Gittin ey sevgili şimdi yollardasın
Ayın değirmisini başına yastık yapmış uyumaktasın
güzel uykular, renkli düşler seninle olsun
ama bir zamanlar dizimde yattığını da unutma, hatırla emi!
7 Nisan 2009 Salı
Yapma...
Ne yapacağını bilemeyen, örselenmiş bir çocuk gibi koşarken sana hor görme beni. İncinmiş kalbimi bırakırken ellerine sessiz oldum. Kimse görmesin, kimse duymasın istedim. Senin taşıdığını bilmesinler bu küçük bedene ağır geleni. Sen de bilme. Bilme ki incitme, kırma, kaybetme. Bilme ki hiçbir zaman eskimesin, solmasın.
Sana susarken kelimelerimi sorgulama. Suçlama ki, hiçbir engel olmasın seninle aramızda. Yalnızca sessizce, karşılıklı oturmanın keyfine varalım yeniden. Yıllar önce unutmuş olsak da yeniden hatırlayalım.
Sana geldiğimde bana hoşgeldin deme. Deme ki yeni gelmiş bir misafir gibi eşiğinde durmayayım kalbinin. Hep yanındaymış, hep seninleymiş, berabermişiz gibi duralım yanyana. Hayata karşı bütün gardımızı alalım birlikteyken.
Bana duvarlar örme. Örme ki çırılçıplak kalalım birbirimizin yanında. Tüm kaygılardan sıyrılmış, arınmış, sadece biz olan iki çocuk gibi sarılabilelim. Öyle bakalım birbirimize, sahte değil gerçek gülüşlerle. Bir kez daha ışıldasın gözlerimiz gözlerimize değince.
25 Ocak 2009 Pazar
......
Bu sabah yine güneş doğmadan kalktım. En güzel kıyafetleri seçtim hergün olduğu gibi. Az sonra penceremden süzülecek olan güneşe, dışarıda parıldayacak güne hazırlığımı yaptım. Mis gibi kokular çıkardım dolabımdan sürünmek için. Ve hiç eksiksiz, kusursuz bir makyaj yaptım hayatıma...
Boyalı yüzünün aynadaki yansımasına baktığında "çok güzel" dedi. "Yine tam istediğim gibi olmuş." Yine istenilen, özenilen, kıskanılan bir hayat boyadım kendime. Renklerin en canlısını kullandım her seferinde. Kahkahaların en şuhunu iliştirdim yüzüne.
Güneş usulca süzüldü penceremden içeri. Herşey hazırdı güne. Başı dik, gururlu bir hayata araladım kapımı. Geçtiği sokaklarda dikkat çeksin diye, her gittiği yerde özenilsin diye, sanki daha iyisi olamazmış gibi, günü kurtarsın gecesi bana kalsın diye...
18 Kasım 2008 Salı
The big bang
Ne zamandır dizilerden, filmlerden, müziklerden bahsetmiyordum sanırım. Hazır zamanı gelmişken bir diziyle başlamak istiyorum.
The big bang theory. Yine ön yargıma kurban gidecek bir diziydi. Ama çabuk atlattım ve çok sevdim. Sheldon'ın mimikleri, diyalogları, tavırları herşeyi mükemmel. Hatta sadece onun için bile seyredilebilir bu dizi. Hakkında çok fazla ayrıntı vermek istemiyorum. Sadece seyredin. Eminim çok seveceksiniz.
Bir de bir şarkı var son zamanlarda yoğun olarak dinlediğim. Hemen ona da değineyip sabahın köründe dizimi seyretmeye devam edeyim.
Travis - Flowers in the window
Keyif verici şeyler bunlar.
İyi eğlenceler...
16 Ekim 2008 Perşembe
Yine Başladık...
İşte yine başladık. Çoğu zaman dilime dolanan şarkıyla geçerdi günlerim. Üstelik öyle birkaç gün de değil. Belki de ay boyunca dilimde ve aklımda olurdu şarkı. Şimdi yeniden başladık.
Sabahları kalktığımda aynı şarkıyı mırıldanarak yapıyorum işlerimi. Ta ki gece yatana kadar. Bazen tutamayıp kendimi bağır çağır aynı şarkıyı söylüyorum yine. Rahatsız edici olabiliyor bazen. Ama öyle bir hal içine bürünüyor ki insan notalarda, herşeyden soyutlanabiliyor.
Neyse, başladık işte yine. Hayırlısı....






