23 Temmuz 2009 Perşembe

Ölü Arkadaşım


Sanırım en zoru bu oldu benim için...

Çok şeyden kolayca kaçtım. Sanki olmamış gibi davrandım. Düşünmek istemediğim anda attım aklımdan. Ama sanırım en zoru bu...

Çocuk gibi oyun oynamaya var mısın? Gözlerimizi kapatıp görünmüyormuşuz gibi yapalım. Sonra ce-e. İşte burdayım.

Hadi hep aynı yere saklanıp, birbirimizi bulamıyormuş gibi yapalım.

Sanırım en zoru buymuş. Gözlerimi kapatıp göründüğümü bilmek, aynı yere saklanıp aranmamak..

En zoru seninle konuşmak, olmadığını bile bile...

19 Temmuz 2009 Pazar

Sen Gibi...



Uzun süre sonra sessizliğini bozan bir çocuk gibi çığlık atmak istedim. Sanki dünyayı ilk kez görüyormuş gibi, yüzüme çarpan ışıklardan rahatsız olmuş gibi, karanlığımın bitmesine sevinmiş gibi çığlık atmak ve isyan etmek...
Belki de ilk defa duyduğum ama bana çok tanıdık bir kokuya sarılmak sonra. O koku içinde kaybolup, yeniden aynı kokuda hayat bulmak. Ömrüm boyunca bana yaşadığımı hissettirebilecek tek kalp atışını duymak...
Bir çocuk gibi gülmek istedim sonra. Aklıma hiçbirşey getirmeden, kendimi sadece kahkahaya vererek. Sadece kulaklarımın duyduğu en güzel sesin gülüşünü dinleyip, en güzel yüzün gözlerine bakarak. Doyasıya gülmek istedim...
Konuşmak istedim bugün. Hiç durmadan anlatmak. Neden bahsettiğimi bilmeden, zamana aldırmadan, hiç susmadan konuşmak. Beni dinleyip dinlemediğine bile bakmadan hatta....
Bugün ilk defa koşmak istedim. Nefesim kesilene kadar, ayaklarım acıyana kadar koşmak. Hep çok sevdiğim yerlere hiç bakmadan, durmadan, dinlenmeden, soluklanmadan koşmak. Kendimden kaçmak istedim bugün. Kendimden kaçıp sen olmak....

29 Nisan 2009 Çarşamba

Taşınma Telaşesi

Taşınmanın ne kadar zor bir iş olduğunu bir kez daha anladım. Üstelik yaptığınız bir şehri değiştirmekse daha da zor oluyor. Bir şehri geride bırakırken bir sürü anıyı da bırakıyorsunuz. Biriktirdiğiniz şeyleri tek tek çöpe atıyorsunuz. Bu kadar çok anım olduğunu bilmezdim.
Ve veda safhası. Sanırım en zoru bu. Ne kadar az görüşürseniz görüşün dostlarınızın yakınınızda olduğunu bilmek rahatlatıyormuş insanı. Şimdi kim bilir bir daha ne zaman görürüm sorusuyla veda ediliyor onlara.
Bu sene son kez inek bayramına katılıcam. Ne kadar kötü olursa olsun bana çok güzel geleceğini biliyorum. O taş binanın, çimlerin son kez sesini dinleyerek içicem. Ben bu şehirden ayrılırken şenlikler devam edecek. İnsanlar eğlenirken ben son kez bir yolu, gözlerimi ondan ayırmadan, belki biraz yaşlı, belki biraz umutlu geçiyor olacağım.
Sevmeye direndiğim Ankara'yı onu unutma dileğiyle terk ediyorum artık. Ne zormuş...

23 Nisan 2009 Perşembe

Yepyeni Blog

Efendim görüldüğü üzere blogumun temasını değiştirdim. Oturup bütün gün deli gibi güzel bir tema arayıp bulduğum en şebeğini kendim için seçtim. Ama çok sevdim.
Görüldüğü gibi eskisinden çok farklı. Her zaman için sadelikten yana olan ben genellikle kararsız kaldığımda siyah veya yakın renkler seçerken bu sefer bir başka renk getirdim bloga. Sanırım bu bir yenilenme psikolojisinin getirisi. Artık uzun zamandır planladığım ama bir türlü gerçekleştiremediğim taşınmayı gerçekleştiriyorum.
Okulum vasıtasıyla gittiğim Ankara'da 7. yılımı doldururken bu sayfanın kapanması gerektiği kararını verip yeniden doğduğum şehre dönmenin anlatılamaz ruh hali içerisindeyim. Bir yandan mutlu olacağım bu olay bir yandan da kurduğum bütün düzeni yıkmam demek. Topladığım tüm deneyimi heybeme atıp hayatımı sıfıra indiriyorum. Yeniden başlamak heyecanlı mı sıkıntılı mı olacak henüz bilmiyorum. Ama sanırım onda da eğlenecek bir şey bulacağım.
Mesela odamı kendim boyamayı düşünüyorum. Henüz bir renge karar vermiş değilim. Hatta duvarları 2 farklı renkte yapabilirim. Uzun süreceğini ve beni çok yoracağını biliyorum ama tavanımı gökyüzü gibi de yapabilirim. Mavi üzerine beyaz bulutlar. Karar verdiğimde bunu yazarım elbet. Belki odamın, belki boya yaparkenki halimin fotoğrafını çekip buraya koyabilirim.
Evet efendim baharın gelişiyle değiştirdiğim hayatım, şehrim, blogumla bu temadaki gibi renkli bir hayat diliyorum kendime.

10 Nisan 2009 Cuma

....

Tatlı bir ömür gibi gitmeye niyetlendin
ayrılık atını eğerledin inadına.
Git, yeni ülkeler gör, büyülü diyarlarda gez.
Ama benimle eğleştiğin toprakları da unutma, hatırla emi!

Gittin ey sevgili şimdi yollardasın
Ayın değirmisini başına yastık yapmış uyumaktasın
güzel uykular, renkli düşler seninle olsun
ama bir zamanlar dizimde yattığını da unutma, hatırla emi!

7 Nisan 2009 Salı

Yapma...

Ne yapacağını bilemeyen, örselenmiş bir çocuk gibi koşarken sana hor görme beni. İncinmiş kalbimi bırakırken ellerine sessiz oldum. Kimse görmesin, kimse duymasın istedim. Senin taşıdığını bilmesinler bu küçük bedene ağır geleni. Sen de bilme. Bilme ki incitme, kırma, kaybetme. Bilme ki hiçbir zaman eskimesin, solmasın.
Sana susarken kelimelerimi sorgulama. Suçlama ki, hiçbir engel olmasın seninle aramızda. Yalnızca sessizce, karşılıklı oturmanın keyfine varalım yeniden. Yıllar önce unutmuş olsak da yeniden hatırlayalım.
Sana geldiğimde bana hoşgeldin deme. Deme ki yeni gelmiş bir misafir gibi eşiğinde durmayayım kalbinin. Hep yanındaymış, hep seninleymiş, berabermişiz gibi duralım yanyana. Hayata karşı bütün gardımızı alalım birlikteyken.
Bana duvarlar örme. Örme ki çırılçıplak kalalım birbirimizin yanında. Tüm kaygılardan sıyrılmış, arınmış, sadece biz olan iki çocuk gibi sarılabilelim. Öyle bakalım birbirimize, sahte değil gerçek gülüşlerle. Bir kez daha ışıldasın gözlerimiz gözlerimize değince.

25 Ocak 2009 Pazar

......

Bu sabah yine güneş doğmadan kalktım. En güzel kıyafetleri seçtim hergün olduğu gibi. Az sonra penceremden süzülecek olan güneşe, dışarıda parıldayacak güne hazırlığımı yaptım. Mis gibi kokular çıkardım dolabımdan sürünmek için. Ve hiç eksiksiz, kusursuz bir makyaj yaptım hayatıma...
Boyalı yüzünün aynadaki yansımasına baktığında "çok güzel" dedi. "Yine tam istediğim gibi olmuş." Yine istenilen, özenilen, kıskanılan bir hayat boyadım kendime. Renklerin en canlısını kullandım her seferinde. Kahkahaların en şuhunu iliştirdim yüzüne.
Güneş usulca süzüldü penceremden içeri. Herşey hazırdı güne. Başı dik, gururlu bir hayata araladım kapımı. Geçtiği sokaklarda dikkat çeksin diye, her gittiği yerde özenilsin diye, sanki daha iyisi olamazmış gibi, günü kurtarsın gecesi bana kalsın diye...

18 Kasım 2008 Salı

The big bang

Ne zamandır dizilerden, filmlerden, müziklerden bahsetmiyordum sanırım. Hazır zamanı gelmişken bir diziyle başlamak istiyorum.
The big bang theory. Yine ön yargıma kurban gidecek bir diziydi. Ama çabuk atlattım ve çok sevdim. Sheldon'ın mimikleri, diyalogları, tavırları herşeyi mükemmel. Hatta sadece onun için bile seyredilebilir bu dizi. Hakkında çok fazla ayrıntı vermek istemiyorum. Sadece seyredin. Eminim çok seveceksiniz.
Bir de bir şarkı var son zamanlarda yoğun olarak dinlediğim. Hemen ona da değineyip sabahın köründe dizimi seyretmeye devam edeyim.

Travis - Flowers in the window

Keyif verici şeyler bunlar.
İyi eğlenceler...

16 Ekim 2008 Perşembe

Yine Başladık...

İşte yine başladık. Çoğu zaman dilime dolanan şarkıyla geçerdi günlerim. Üstelik öyle birkaç gün de değil. Belki de ay boyunca dilimde ve aklımda olurdu şarkı. Şimdi yeniden başladık.
Sabahları kalktığımda aynı şarkıyı mırıldanarak yapıyorum işlerimi. Ta ki gece yatana kadar. Bazen tutamayıp kendimi bağır çağır aynı şarkıyı söylüyorum yine. Rahatsız edici olabiliyor bazen. Ama öyle bir hal içine bürünüyor ki insan notalarda, herşeyden soyutlanabiliyor.
Neyse, başladık işte yine. Hayırlısı....

8 Ekim 2008 Çarşamba

Ağlayamadım...

İçim zehirle doldu, kusamadım. Tek tek geçerken boğazımdan haplar, ve buz gibi su üşütürken içimi, midem bulanıyor yokluğundan. Banyonun beyaz taşlarında görürken yansımamı, solgun yüzüm ağırlık yüklerken omuzlarıma, ben herşeyi bastırmak zorunda kaldım yine.
Göz kapaklarım ağırlaştı, bitkinlıkle attım kendimi yatağıma, uyuyamadım. Daracık geldi yatağım. Kuş tüyü yastıklarım battı yüzüme.....

*****************

yazamadım....

Kapı

Ne kadar da kolay çekip kapıyı çıkmak. Hep bunu düşünmüşümdür. Yüzleşmenin ağır geldiği zamanlar insanların bir kapının arkasına sığınmasını. Bu kadar kolay mı diye sormak isterim hep, başaramam. Yalnızlığa terk edilirim sıkıntılı anlarımda. Ve en büyük sıkıntı yalnız katlanılmak zorunda olandır.
Kendimi duvarlar arkasına gizlediğim olur çoğu zaman. Görmek, duymak, konuşmak istemem. Ama kör, sağır, dilsiz olamam. Hele açılan kapıyı hiç yüze çarpamam.
Sıkıntı büyük, ağlayasım var. Omzum nerde diye soramıyorum. Bir kapının ardına saklandı belki de. Duvarları yıkacak kadar güçlüyken, elim kolum bağlı oturuyorum.

27 Eylül 2008 Cumartesi

Harp...

Güllenin geldiği yerden bağırıyorlar "savaş başladı" diye. Hangi burca denk gelirse atılan toplar bir bir yere dökülüyor taşlar. Ve komutan sanki eli kolu bağlı, izliyor çoğu zaman.
Güzel konuşmalar yapıyor bazen içinden, bazen askerlerine. Bitecek ve galip olunacak diyor. Telkinlerle yürüyen bir harp. Yine de gülümsüyor komutan kendini ve hayatı kandırabilmek için.
Ayakta kalması için tonla çaba harcanan her kale, her sur, her taş, düşüşüyle yıkıyor bir hayali daha. Hayal miydi sorusunu canlandırıyor göz pınarlarında. Mimarmışçasına döşeniyor yeniden taşlar. Temelindeki hasara dikkat edilmeden.
Her hasar daha sağlamını doğururken yapıların, komutan elinde kılıcıyla gülümsüyor. Alay edermişçesine savaşla, gülümsemesini silmeden. Ama yıkılan her kale bir hayat öldürüyor içinde. Koca bir devin kolları kopuyor sanki. Taşıdığı yük ağırlığından değil zayıflığından yoruyor.
Bir gülle daha geliyor. Yeniden çığlıklar yükseliyor "savaş başlıyor". Komutanda bir gülümseme. Buruk ama gururlu....

17 Eylül 2008 Çarşamba

Düğüm...

İçimde kocaman bir düğüm. Nereye gitsem benimle gelen. Beynimi, kalbimi, midemi zapt etmiş. O kadar sağlam ki gerilmiş ipi koparmıyor bir türlü. Hangi ucundan çekersem çekeyim tam ortasındayım aslında ipin. Düğümün en kör noktasında.
Yoruluyorum. Ve her yorulduğumda yokluğunun gölgesine bağdaş kuruyorum. O kadar soğuk ki. Üşüyorum hiç geçmeyecek bir soğukta. Ellerinle yeniden sarıp ellerimi, kolunu dolayıp boynuma, ısıtman için yorgunluğumu geçirmiyorum. Gölgen seni bana getirir diye, dizlerimi dayayıp gönlünün yerine, sadece bekliyorum.
Bir kedi gibi yüreğindeki en kuytu yerlere sokulduğum günler geliyor aklıma. İçimi ısıtan bir kaç cümlen. Bana bakarken gülümsemen. Geceyi aydınlatan gülüşün geliyor aklıma. Bir ilmek arasına sıkışmış nefes alamazken, son nefesimmiş gibi ölümümü yavaşlatmaya çalışırken, gözlerin geliyor aklıma.
Artık daha çok susuyorum konuşurken. Ağzımı her açtığımda kelimelerin geliyor aklıma. İçimde bir düğüm. Yavaş yavaş çözüşünü düşünüyorum. Nefes alırken içime doluşunu. Hayata dönerken yanımda oluşunu. Kalp atşımı duyuşunu. Ve dinlemeni...
Hiç susmadan konuşmalarımı, saçma sapan esprilerimi, göşyaşlarımı, ruhumu dinlemeni düşünüyorum. Benimle birlikte atmanı sonra. Coşmanı, koşmanı...
Yine bir düğüm oluşuyor içimde. Ve ben yokluğunun gölgesinde üşüyorum...

7 Eylül 2008 Pazar

Döneceksin Diye Söz Ver...

Bitti.
Bir mayıs sıkıntısını beraberinde getirdi bu gidiş. Baharı karanlığa boğdu. İçimde bir bulantı. Nereden geldiğini anlamadım. Gözlerim karanlığa direnirken, odamı üzerime zincirlemişken, bir turnanın kanadında olmayı hayal ederken bitti...
Kusmak istedim içindeki herşeyi. Hiç durmadan konuşmak. Belki de hayatımda ilk kez bağırmak. Bir bitişi kabul etmemek. Ama gün aydınlanacakken yavaş yavaş, kasvetten kurtulacakken dünya, iki yüz yeniden karşılaşıp gülecekken bitti...
Bir aldanış, bir isyan, bir inkar getirdi yanında. Tam da herşeye hazırlıklıyken oysa. Bir yok oluş, bir iç çekiş, bir acı bıraktı ardında. Tam da yüzümüz gülmeye başlamışken. İyiyim dedin. Bir iyilik götürdü ardında. Tam da karşılığını bulacakken bitti....
Bir kayboluşta çocuklar gibi buldururken yolu yeni bir koyboluş getirdi beraberinde. Lambalar da yanmıştı oysa. Yıldızlar o kadar parlaktı ki. Güneş o kadar yükselecekti ki. İçimizi o kadar ısıtacaktı ki. Biz ilk defa buz kesen hayatımızı eritecektik. Tam da sularımızda yüzmeyi öğrenmişken bitti...
Döneceksin diye söz verdiremedim. Ellerimle teslim ederken seni gitme diyemedim. Karanlıklara boğuldu diye dünya güneşe doğ diyemedim. Kaybolup giderken sen bu hayata bul diyemedim...

3 Eylül 2008 Çarşamba

Beppi Hörtdey Tu Mi

Bir eylül akşamı rastladım sana.
Bunca yıl beni mi bekledin. Gülümsedin geldiğimde. Apaydınlıktı yüzün. Bazen ağladık birlikte. Yine gülerken yanımdaydın.
Bazen öyle şeyler yaptın ki şımarttın beni. Bazen hiç yüzüme bakmazken şımardım sana.
Hayat...
Şımardım bugün sana. İlk doğduğum gün gibi gülümse bana 25 sene sonra da....
Hayat'ım...
Teşekkür ederim...

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Bekleyiş...

Tüm geç kalışlarım sana, gerektiği anda yanında olmayışım, neredeydin diye sormana sebep oluşum belki de çocukluğumdandır. Hep bir heyecan içinde en son atlayışım vapura elimden tutar çekersin ve ben hiçbir zaman düşmeden yetişirim sanışımdan, içimdeki heyecanı dindirmek istememem her an gözlerini görüyormuş gibi hissetmemdendir.
Usulca yanına yaklaşıp başımı dayadığımda omzuna bunu söylemeni bekledim hep. Bir iyi ki geldin ıslansın dudaklarında ve ben bu ıslaklıkla susuzluğumu gidereyim istedim hep. Dudakların hiç değmedi dudağıma. Belki de bu yüzden çorak topraklar üzerinde, üzerim karla kapla, sessizce bir bekleyiş içerisindeyim.
"Zaman" der misin diye korkuyorum küçük bir çocuk gibi. Ben asla çarklara hapsolmamışken sen kocaman bir adam gibi karşıma dikilip "zaman" dersin diye korkuyorum. Geç mi kaldım diye soramıyorum. Çağırdığın zaman geleyim diye, yüzünü gördüğümde aydınlığım hiç bitmez diye, ben tam istediğinde yanında olurum diye hiç saate bakmadım.
Gözlerinle gelen yaz yağmurunda yürürüz belki seninle. Üstümüz başımız çamur içinde, aldırmadan. Sadece biz bir şehrin sokaklarını yeniden anlamlı kılarken, söylenenlere aldırmadan, bir çocukmuşum gibi elimden tutup öğretirken aslında bildiğim herşeyi yeniden, yeniden açan bir çiçeğin yapraklarını okşarmış gibi okşarsın yüzümü, saçlarımı diye sessizce durmuş bekliyorum.
Hiç susmayan insanlar içinde dolaşırken, kulaklarım sessizliğinden sağır olmuş, sadece gel demeni bekliyorum. Belki o zaman yeniden durur dünya, zaman. Ben yeniden başımı dayayıp omzuna geçmeyen dakikalarına adını kazırım gecenin. Bir şarkı söyler dudaklarımız yeniden...

Sus Kalbim...

Çok uzak bir köşesinde dünyanın içimde hissediyorum herşeyi aslında olmadığını bilerek ve yakınlar uzak uzaklar yakın oluyor. Nedenini bilemediğim bu his, nedenini bilemediğim düşünceler getiriyor aklıma. Ve nedenini bilemediğim konuşmalar yapıyorum kendime, çevremdekilere, sessizliğe, geceye.
Kim inandırmıştı beni susmam gerektiğine bilmiyorum. Ama susar ve konuşmazdım. Hiç dökmedim içimdekileri, isteklerimi. Oysa şimdi birileri çıkmış söylemelisin diyor. Ne geliyorsa içinde, ne istiyorsan söylemelisin. Haykırmalısın hatta. hakkın senin diyorlar. Ama hak edilen yaşanmıyor ki dünyada. istiyorum demek getirmiyor ki istediğini. Ne yaman bir çelişki ki içimdeki ses de susamıyor artık. Azıcık daha yanıma yanaşsalar duyacaklar kalp atışlarımı. Atar gibi haykırışlarını. Bu yüzden uzak tutuyorum kendimden herkesi. az kaldı diyorum. Bak geçti 3te 1i. Ne kadar dayanırım bilmiyorum ama. Tutunduğum ve aslında olmayan dal az sonra kopacak gibi geliyor. Ne öğütler ne tavsiyeler veriyorum kendime. Yine de dinlemiyorum. Yalnızca artık susamıyorum ve alabildiğine haykırıyorum herşeyi. Kimse hiçbir şey duymuyor ama yine. Şimdilik sadece kendime itiraf edebiliyorum gerçekleri. Bazılarını görmek istemiyorum. gözlerimi kapatıyorum bir çocuk gibi görmeyince olmaz onlar da sanıyorum. Ben görmüyorum ya kötülüklerin hiç biri yok artık dünyada. Hani kapattım ya gözlerimi, döndüm ya sırtımı işte şimdi hiçbir şey zarar veremez bana.
Ah heyhat!! Ne bıçaklar ne yaralar var sırtımda. Acaba olmadı onlar desem gerçekten geçer mi hepsi. Acaba iyi şeyler söylesem sadece kendime. Acaba sadece hayal etsem bi dünya gözlerimi açınca görür müyüm onu?

Sadece söylesem gerçek olur mu tüm dileklerim?
Gerçek olmayacağını bilse de haykırıyor kalbim durmadan "istiyorum" diye. Ne yazık artık sözlerini bilinçli söylüyor. Önceleri hiçbir sarhoşluk itiraf ettiremezken şimdi her saniye yüzüme vuruyor hislerini. "Sus" diyorum kalbim "Sus konuşma". Durmuyor ve haykırıyor. Kaldıramıyorum. "Hadi beni geçtim duyacaklar sus" diyorum. "Onlar atış sanırlar haykırmalarımı, aldırma" diyor. Sonra biri yanıma kadar geliyor. Kalbim haykırıyor. o atıyor sanıyor....

Gece bir sis gibi çöküyor. Bir nefes getiriyor, yaşatıyor. Bir yalnızlık getiriyor, öldürüyor. Çizginin neresindeyim bilmiyorum. düşünüyorum, çabalıyorum ama iki yandan birine geçemiyorum. Tam üzerinde duruyorum o incecik çizginin. ölümle yaşamı, seninle sensizliği ayıran o çizginin. Kıldan ince, işte şimdi kopacak ve ben düşeceğim bir tarafa. Kanayacak her yerim yine. Ama hayır dolanmış her yerime. Kopmuyor, bırakmıyor beni de.

Neye yarar ki yazmak diyor şimdi de kalbim. Neye yarar konuşmak. Uyuyamayacağımı bile bile yatağa gitmek, göremeyeceğimi bile bile boşluğa bakmak, gelmeyeceğini bile bile çağırmak. Neye yaradı ki isteklerim, dileklerim, dualarım. Elimde kalan kocaman çaresizlik. ve beynime inat haykıran kalbim. Ah kalbim sus artık duyacaklar. Onlar duymasa da ben duyacağım. Kalbim sus, atma. Bak sessizce uyuyan gözyaşlarım duyacak...

14 Ağustos 2008 Perşembe

Gün aydın....

Saçları yüzüne düştü kadının. Yataktan kalktığında hep öyle olurdu zaten. Ama yine de güzeldi. Belli belirsiz bir gülümseme yüzünde. Günaydın dedi. Uzun süredir günaydınları bu kadar içten olmamıştı. İçindeki huzur yüzüne hiç bu kadar yansımamıştı. Gün aydındı.
Başını tekrar yastığa koydu. Gördüğü rüyayı tekrar düşündü. Yeniden gülümsedi. Bu garip mutluluğunu yadırgadı. Ama yine de vazgeçmek istemedi. Saçlarım dağınık diye düşündü. Odası gibi dağınık bıraktı onları da. Başını pencereye çevirip dışarı baktı. Gün gerçekten aydınlık diye düşündü.
Araba sesleri yerine kuşları duydu o sabah ilk defa. Şehir gülümsüyordu yeniden. Ve şarkı söylüyordu kadınla birlikte.
En güzel günaydınla uyandı o sabah kadın. Ve gerçekten gün çok aydındı. Yüzünde bir gülümsemeyle, başı yastıkta, saçları dağınık, gözleri sevdiğinde geçirdi durdurduğu sabahını.

Kayıp

Kayboldum....
Bu şehir benim bıraktığım gibi değil artık. Sokakları yol göstermiyor. Sanki daha karanlık eskisinden. Sanki daha karışık kafası. Bensizlik yaramamış sanki.
Nereye gittiğimi bilmeden yürüyorum yine. Her zamanki gibi dudaklarımda aynı şeyler var yine. Aynı kelimeler dökülüyor ister istemez. Düşünceler ise benden bağımsız. Kendi özgürlüklerini ilan edip bedenimde, ne isterse onu yaptırıyorlar. Dur dedim çok zaman, dinlemedi. Şimdi ise oluruna bırakıyorum herşeyi.
Bildiğim bir şehrin, bildiğim bir sokağında kayboldum. Karanlık çöktü birden üzerimize. Durdum, kıpırdayamıyorum. Çok korkuyorum ama söyleyemiyorum. Utanmasam küçük bir çocuk gibi ağlayacağım. Nerede bıraktın beni bilmiyorum ama orayı bulup kıpırdamadan bekleyeceğim. Neden ağlıyorsun çocuk diye yanıma gelen olmayacak biliyorum. Eteğine tutunarak birinin yürümeyeli çok oldu. Bu yüzden de kayboluyorum. Büyüdüm ben artık, onun için ağlamıyorum. Ama çocuğum hala ve çok korkuyorum.
Kayboldum...
Başım dik burada duruyorum. Sesimi çıkarmadan bağırıyorum sana gel al beni burdan diye. İlk gördüğünde sarıl yine. Ben hiç birşey söylemeyeyim ama sen anla. Yine de birşey söyleme. Her zaman yaptığın gibi sarıl bana ve al korkumu benden. Güvende olduğumu bileyim yeniden. Yolumu göster bir ışık gibi. Bir pusula gibi çiz hayatımı.
Kayboldum...
Gel gir içime. Beynime, ruhuma hükmet. Heyecanla atan kalbimi durdur. Nefesimi kes.
Gel kaybolacaksak de beraber kaybolalım yeniden....

24 Mayıs 2008 Cumartesi

Neler Oldu?

Blog yazayım dedim ama yine beceremiyorum işte. Söylemek istediklerimi içimden söyleyip duruyorum bu tuhaf koşuşturma içinde.
Neler oldu.
Canım ev arkadaşım kaza geçirdi. Haberi nasıl aldığımı unutamıyorum. Ellerim titremişti. Allak bullak olmuştum. Hastane geçirdim çokça zamanımı. Çarşamba günü ameliyat oldu ve haftaya çıkacak. Şimdi sadece iyi olduğu için şükrediyorum.
Üniversitenin ilk yılında tanıştığım, iyi ki de tanışmışım dediğim, hayatımda çok önemli yerleri olan arkadaşlarım var. Evren bunlardan sadece bir tanesi. Ve Evren askerden geldi. Zor bir askerlik geçirdi. İstediğimiz her an ona telefonla ulaşamadık. Aslında doğru dürüst hiç ulaşamadık. Sayılı gün, çok sevdiğin birinden çok az haber alarak onu beklemek çok zormuş. Hepimiz bunu gördük. Ama işte nihayet, burda. Ait olduğu yerde.
Daha önce söylediğim gibi sevdiğim ve nefret ettiğim ufak şeyleri yazmaya başladım. Ama görüyorum ki artık eskisi kadar sinirlenemiyorum bazı şeylere. "O da öyle bir insan ne yapalım" demek gerekiyor hayatta demiştim. Bunu yapmayı başarmışım. Bunu da başarılar kısmına yazdım. Aslında güzel bir çözüm. Böylece karşındaki insanı olduğu gibi görebiliyorsun. Kalıplara sokma çabası var ya her insanda. Onu yeniyorsun. Bir şekilde, tesadüfen hayatının bir yerine koyuyor ya da koymuyor ve olduğu gibi görünce doğru bir karar verdiğini anlıyorsun. Ama 1 sene önce kızacağım şeylere kızmıyorum artık. Ne yapalım O da öyle bir insan.
Hep derdim ahım tutar diye. Gerçekten tutuyormuş bunu gördüm. Haksız yere beni üzen insanlar iyi olamıyormuş. Sevinmem gerekir belki buna ama sevinemiyorum ben. Ona da üzülüyorum. Ama elimde değil üzülünce de ah etmemek. Ama ahım tutuyormuş benim hep.
Bundan sonra daha düzenli yazmaya özen göstereceğim. Sarı not defterimde yazanları da yeteri kadar olduğunda buraya yazacağım.
Ve bir karar: istediğim, hazırlandığım ve ertelediğim şeyleri yapmaya başlıyorum yakında.